Göçün Derin İzleri: "Unufak" Romanıyla Kuşaklararası Travmaların Hikayesi
Gazeteci ve yayıncı Rober Koptaş, ilk romanı “Unufak” ile okuyucuları bir ailenin göç, yoksulluk ve eşitsizlik girdabında yaşadığı derin sancılara tanıklık etmeye davet ediyor. Roman, 2025 Attilâ İlhan İlk Roman Vakıf Özel Teşvik Ödülü’ne layık görülerek edebiyat dünyasında dikkatleri üzerine çekti. Jüri, eseri Anadolu'dan İstanbul'a uzanan bir ailenin üç kuşaklık hikâyesini merak unsurunu canlı tutarak, yoksulluk ve çaresizliği etkileyici bir dille anlatması sebebiyle övdü.
Edebi Yolculuk ve Ödülün Anlamı
Koptaş, hayatı boyunca yazı dünyasında yer almasına rağmen kurmaca alanındaki ilk eseri olan “Unufak”ın aldığı ödülden duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Kitabın yayımlanmasının üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen, okurlardan gördüğü ilgi ve takdirin kendisi için en büyük ödül olduğunu belirtti. Attilâ İlhan Edebiyat Ödülleri jürisinin takdirinin ise yeni çalışmalara başlaması için kendisine büyük bir cesaret verdiğini vurguladı. Bu ödül, Koptaş için sadece bir başarı değil, aynı zamanda eserinin derinliklerinin anlaşıldığını gösteren önemli bir işaret.
Gazetecilikten Kurguya: Travmaların Yazıdaki Yansıması
Gazeteciliğin dünyadaki ve ülke gündemindeki sert gerçekleriyle yoğrulmuş bir isim olan Rober Koptaş, kurgusal bir esere yönelmenin kendisi üzerindeki etkisini değerlendirdi. “Unufak”ın travmaların kuşaklar boyu nasıl aktarıldığını işlemesi nedeniyle, yazının sağaltıcı bir etkisi olup olmadığı sorusu doğal olarak akla geliyor. Ancak Koptaş, yazıyı yalnızca bir iyileşme aracı olarak görmenin, hem yazıya hem de okura karşı bir haksızlık olabileceğini düşünüyor. Gerçek sağalmanın, sorunları kişisel dünyada çözebilmek, travmaları sindirebilmek ve dönüştürebilmekle mümkün olabileceğini belirtti. Yazının gerektirdiği mesafeyi ancak sorunları analitik bir düzlemde ele alarak yakalayabileceğini, aksi takdirde bunun iç dökümünden öteye geçemeyeceğini ifade etti.
Göçün Unutulan Sancıları ve Toplumsal Etkileri
Günümüz dünyasının önemli sorunlarından biri olan göç meselesi, romanın temel eksenlerinden birini oluşturuyor. Koptaş, küresel göç dalgalarının yanı sıra, ülke içindeki göçlerin yarattığı derin izlerin de sıklıkla göz ardı edildiğini vurguluyor. 1950’lerden bu yana uygulanan devlet politikalarının insanları şehirlere doğru yönlendirmesi ve siyasi nedenlerle yaşanan kitlesel göçler, ailelerin ve bireylerin yaşamlarında kalıcı izler bırakmıştır. Bir veya birden fazla kuşak öncesinde yaşanan bu zorunlu ayrılıkların yarattığı acıların ve kayıpların unutulmuş gibi göründüğünü belirten Koptaş, göç meselesine bu derin perspektiften bakmanın önemini vurguluyor. “Unufak” romanı da tam olarak bu bakış açısıyla göçün insani boyutunu ele alıyor.
Şiddetle Mücadele ve Hukukun Rolü
Romanda yer alan bir karakterin maruz kaldığı sistematik şiddete bir polis müdürünün müdahale etmesi, şiddetle mücadele ve hukukun rolü üzerine önemli bir tartışma zemini yaratıyor. Koptaş, bu tür müdahalelerin sistemin şiddetini gösterdiğini, ancak asıl mücadelenin şiddeti doğuran sistemin kendisiyle verilmesi gerektiğini savunuyor. İstanbul Sözleşmesi gibi yasal düzenlemelerin standart oluşturma ve caydırıcılık potansiyelinin altını çizen Koptaş, şiddete karşı duruşun her kademede olması gerektiğini ve bağlayıcı yasal düzenlemelerin talep edilmesinin sorunun çözümünde kritik rol oynayacağını ifade ediyor.
Sevginin İyileştirici Gücü ve Aile Bağları
Romanın önemli karakterlerinden birinin dile getirdiği, “Sevildiğini bilirsen tek parça kalırsın” sözü, eserin temel mesajlarından birini özetliyor. Koptaş, çocuklukta yaşanan sevgisizliklerin ve koşullu sevginin yetişkinlikte insanları nasıl parçaladığını açıklıyor. Bu parçalanmışlığın narsisizm, tatminsizlik, şiddet ve öfke gibi çeşitli sorunlu davranışlara yol açabileceğini belirtiyor. Buna karşılık, yaşamın başında duyulan sevgi ve güvenin, bu sorunların üstesinden gelme gücüne sahip olduğunu vurguluyor. Yalnızlık, yabancılık ve tutunamama gibi duyguların tedavisinin sevgi ve güven bağlarında yattığını dile getiriyor. Bu bağlamda, aile içindeki sevgi ve anlayışın, bireylerin bütünlüğünü korumada ne kadar hayati olduğu ortaya çıkıyor.