İsrail, Batı Şeria'da Yeni Bir İlhak Stratejisi İzliyor: El Halil'de Kontrolü Güçlendirme Adımları
İsrail, Batı Şeria'da Yeni Bir İlhak Stratejisi İzliyor: El Halil'de Kontrolü Güçlendirme Adımları
İsrail hükümeti, Batı Şeria'daki yerleşimci politikalarını sertleştiren ve Filistinlilerin haklarını kısıtlamayı amaçlayan önemli kararlar aldı. Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki aşırı sağcı koalisyonun aldığı bu kararlar, özellikle 200 binin üzerinde Filistinlinin yaşadığı El Halil kentindeki idari ve hukuki statüyü değiştirmeyi hedefliyor. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'in de ifade ettiği gibi, bu adımların temel amacı "İsrail'in tüm topraklardaki varlığını derinleştirmek ve Filistin Devleti fikrini ortadan kaldırmak" olarak özetleniyor.
El Halil'de İdari Yapılanma Değişikliği
Alınan kararlar doğrultusunda, El Halil kentindeki ruhsat ve inşaat izinlerini verme yetkisi, Filistin belediyesinden alınarak İsrail ordusuna bağlı "Sivil İdare" birimine devredilecek. Bu hamle, Filistinlilerin kendi topraklarında yapılaşma ve imar faaliyetleri üzerindeki kontrolünü büyük ölçüde azaltacak. Smotrich, bu düzenlemenin, İsraillilerin Filistin topraklarında özel arazi alımlarını kolaylaştıracağını ve mevcut "külfetli izin süreçlerini" ortadan kaldıracağını savunuyor.
Bu idari değişikliğin yanı sıra, İsrail'in El Halil'de "paralel bir belediye" kurması öngörülüyor. Bu yeni yapının, Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin işlemlerini yürütmesi planlanıyor. Bu durum, bölgede hukuki karmaşaya ve Filistinlilere ait arazilerin İsrailliler tarafından daha kolay sahiplenilmesine yol açma potansiyeli taşıyor.
Tarihsel Arka Plan ve İşgalin İzleri
El Halil, tarihi boyunca çeşitli çatışmalara ve gerilimlere sahne olmuş bir kent. 1995 yılında fanatik Yahudi yerleşimci Baruch Goldstein'ın Harem-i İbrahim Camisi'nde gerçekleştirdiği katliam ve sonrasında yaşanan olaylar, bölgedeki tansiyonu yükseltmişti. 1997'de imzalanan El Halil Anlaşması ile kent, H1 ve H2 olarak ikiye ayrıldı. H1 bölgesinde idare Filistin yönetimine bırakılırken, H2 bölgesinde yaklaşık 500 Yahudi yerleşimci ve 30 binden fazla Filistinli yaşamasına rağmen güvenlik sorumluluğu İsrail ordusuna verildi.
Ancak H2 bölgesi, İsrail işgalinin en sert uygulandığı yerlerden biri olarak biliniyor. Filistinliler, günlük yaşamlarında dahi kontrol noktalarından geçmek, belirli caddeleri kullanmamak ve sık sık güvenlik kontrollerine tabi tutulmak zorunda kalıyor. Bu durum, bölgedeki Filistinli esnafın büyük çoğunluğunun kepenk kapatmasına yol açmış durumda.
Kutsal Mekanlara Yönelik Kontrol Tartışmaları
İsrail'in son kararları, El Halil'deki Harem-i İbrahim Camisi'nin yönetimini de etkileyecek. Caminin bir bölümünün sinagog olarak kullanılması ve İsrail kontrol noktalarından geçilerek ulaşılabilmesi zaten tartışmalı bir konu. Yeni düzenlemelerle, caminin yönetiminden sorumlu İslami Vakıflar İdaresi'nin devralınarak, caminin İsrail'e bağlı "işgal belediyesine" bağlanması planlanıyor. Bu durum, kutsal mekanların statüsü ve erişim hakları konusunda ciddi endişelere yol açıyor.
Filistinliler, bu tür adımların Hz. İbrahim makamının asıl sahiplerinden izole edilmesine ve tüm uluslararası anlaşmalara aykırı olduğuna dikkat çekiyor. Buna rağmen Harem-i İbrahim Camisi'nin Müslümanların mülkü olarak kalacağı vurgulanıyor.
Uluslararası Hukukun İhlali ve Filistin Devleti Hayali
İsrail'in aldığı kararlar, uluslararası hukuka ve daha önceki anlaşmalara aykırı olarak değerlendiriliyor. Özellikle 1995 tarihli İkinci Oslo Anlaşması ile Batı Şeria; "A Bölgesi" (tamamen Filistin yönetimi), "B Bölgesi" (Filistin sivil idaresi, İsrail güvenlik kontrolü) ve "C Bölgesi" (tamamen İsrail kontrolü) olarak üçe ayrılmıştı. İsrail, daha önce sadece C Bölgesi'nde faaliyet gösterirken, yeni kararlarla A ve B bölgelerinde de sivil yönetim birimlerinin faaliyet göstermesine olanak tanıdı. Bu durum, İsrail'in Batı Şeria'nın tamamındaki işgalini derinleştirme ve yıkım gerçekleştirme potansiyelini artırıyor.
Filistinli aktivistler, bu adımların Filistin Devleti hayalini ortadan kaldırdığını ve İsrail'in apartheid yönetimini derinleştirdiğini belirtiyor. Ayrıca, Filistinlilerin tapu kayıtlarının yayınlanmasının, Yahudi yerleşimciler tarafından "kışkırtma, cebir ve tehditle" hedef alınmalarına yol açabileceği uyarısı yapılıyor. Bu gelişmeler, bölgedeki barış umutlarını daha da zayıflatıyor ve uluslararası toplumun bu duruma karşı daha net bir tavır alması gerekliliğini ortaya koyuyor. Bu tür gelişmeler, bölgesel istikrarı olumsuz etkileyebilir ve uluslararası ilişkilerde yeni gerilimlere neden olabilir. Örneğin, ABD'deki bazı siyasi söylemlerin uluslararası ilişkilerdeki gerilimleri nasıl etkilediği göz önüne alındığında, bu tür bölgesel çatışmaların küresel etkileri de göz ardı edilmemelidir.